Cinsel Sorunlarda Kaygının Rolü

Kaygı (Anksiyete) genelde en sık görülen etiolojik faktördür ve kaynağı ne olursa olsun cinsel yanıta eşlik eden haz hissini engeller. Erkekte görülen psişik kaynaklı cinsel işlev bozukluklarının çoğunluğu fobik bir özellik taşır. Bu bozukluklar korkunun “kendi kendini güçlendiren düzeneği” ile süreklilik kazanırlar.

Cinsel davranış zincirinde bir bozulma yoksa erotik durumlarda önce karşılıklı yakınlaşma belirir ve yavaş yavaş cinsel uyarılma gelişir. Okşama ve ön sevişmeye varan bedensel yakınlaşma sonuçta cinsel ilişki ve orgazma yol açar.


Cinsel ilişki sonrası rahatlama ve mutluluk duyguları, yani olumlu bir yaşantı ile cinsel davranış sonlanır. Olumlu biten bir davranış biçimi (zinciri) tekrarlanma eğilimindedir. Öğrenme kuramına göre cinsel davranış biçimi böylece bozulmadan sürdürülür. Bozulmuş cinsel davranışta da karşılıklı yakınlaşma sonucunda erotizm gelişebilir. Ancak mesleki veya kişisel kaygılar ya da rahatsızlık verici başka olaylar gibi herhangi bir nedenle, bunu izlemesi gereken uyarılma kesintiye uğrar ve cinsel etkinlik oluşmaz. Cinsel davranış hoş olmayan bir biçimde, çoğunlukla hayal kırıklığı ve gerginlikle, yani olumsuz bir yaşantı ile son bulur.


Anksiyete cinsel uyarılmanın fızyolojik antagonisti (zıttı) olduğundan, yinelenen cinsel deneyimlerde aynı olumsuz duyguların yaşanacağı korkusu ile uyarılma oluşmaz. Böylece bir kısır döngü oluşur ve performans anksiyetesi cinsel işlev bozukluğunun sürmesine neden olur. Partnerin de hayal kırıklığına uğraması hastanın performans anksiyetesini arttırır.


Sıkıntı verici bu durumdan kurtulmak için hasta cinsellikten kaçınmaya başlar. Bunun sonucunda ise çoğunlukla bir başka çatışmaya düşer. Kaçınma davranışı kendisine rahatlama sağlarken partneri tarafından belki de “artık istenmediği” şeklinde yorumlanmaktadır. Böylece eşler arası çatışmalar başlar ve performans anksiyetesi giderek kuvvetlenir. Bu fobik kısır döngü, diğer etiolojik etkenlerden bağımsız olarak bütün cinsel işlev bozukluklarının etiolojisinde yer alır. Fakat kişilik özelliklerine bağlı olarak bireyler üzerinde değişik derecelerde etkili olur.